top of page

Işığın Fazlasından Ölen Şeyler Hakkında | Toprak Şems Tezcan

  • 3 minutes ago
  • 6 min read

            Gözlerini açar açmaz ilk olarak tavana bakıyor Lucida, ta ki bakmaktan sıkılana kadar. Bazen sıkılsa bile bakmaktan alıkoyamıyor kendini, en azından sıkılmaktan da sıkılmaya başlayıncaya dek. Oysa baktığı şey düz - beyaz bir tavan sadece. Neden -beyaz- diye düşünüyor bu tavan, herkes beyaz dediği için beyaz mıdır gerçekten? Tanımlayamıyor olsa da görüyor başka şeyler, titreşen frekanslar mesela; on altı reseptörden geçmiş olan ışığın tavanla pazarlığı. Görünenin ötesine hiçbir dilde isim konamıyor, zaten dil denen şey üç fotoreseptör için geliştirilmiş basit bir sistem, sonrası sadece ışığın fazlası.

            İlkokuldayken öğretmeni ondan gökkuşağının renklerini saymasını istediğinde Lucida saymış, saymış, saymış, saymış ama bir türlü bitirememişti. Sadece -yedi- renk var demişti öğretmen. "Kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, lacivert, mor." Lucida tekrar tekrar saymış, her seferinde yine yediden fazla çıkmıştı. "Belli ki gözlerin bozuk" demişti öğretmeni ona, Lucida kontrole gittiğindeyse doktor hiçbir sorun bulamamıştı. "Gözleri mükemmel" demişti annesine. "Daha iyisini görmedim."

            Lucida o gün öğrenmişti, bazı şeyleri söylememek çok daha iyi olabilir. Gökkuşağında gerçekten yedi renk mi vardır? Hayır. Peki insanlar yedi renk olduğunu duymak istiyorsa? O zaman vardır, çünkü düşününce gökkuşağında yediden fazla renk olsa bile yedi renk yine de vardır. Ötesini gören birinin bu söyleminin yalan değil sadece eksik bilgi vermek olacağı konusunda kendisiyle hemfikir oldu. "Herkes öyle istiyorsa yedi renk olsun gökkuşağında, yok olsun diğerleri.", Mevcut duruma uyum sağlamaya çalışmak üzüyor Lucida'yı, bazense yoruyor, çoğu zaman ise sadece sabah oluyor ve tavana bakmaktan sıkılmasından da tekrar sıkıldığında su ısıtmak için kalkıyor yattığı yerden.

§

            'Tavus Tüylü Mantis Karidesi'ne insanlar genelde Mantis Karidesi demeyi tercih eder, daha kısa olduğu için. Zaten insanlardan on üç fazla fotoreseptörleri olması ne faydalarına ki? Renkleri daha iyi mi görüyorlar?

            Hayır.

            Yapılan testlerde karidesler renk ayrımında insandan çok daha kötü bir performans gösterir. Kırmızıyla yeşili bile ayırt etmekte zorlanırlar. Başlarda bunun biraz garip olduğu düşünülüyordu, sonra ise anlaşıldı; mesele daha iyi görmek değil, ışığı daha hızlı işleyebilmek. Analiz etmeye bile gerek kalmadan direkt tepki vermek. Düşünmeden bilmek.

            "Yani özetle, 'yay'ından çıkan bir ok gibi; hesap yapmıyor, sadece gidiyorum." diye düşündü Lucida. Bir şeylerin yerine oturduğunu hissetti. Buzdolabına neden gittiğini unuttuğunda dolabın 'kapağımı kapat' diye feryat figan bağırmaları sırasında -o panik anında- yani işler ciddiye bindiği 'an'da ne için geldiğini hatırlamak gibi. Analiz etmiyordu. Düşünmüyordu. Sadece bakıyordu ve biliyordu; kimseye de anlatamıyordu bu durumu, çünkü -bilmek- diye nitelendirilen şey aslında çok başka bir şeydi, adımları olan, sebepten ya da en azından sonuçtan doğan bir şey -bir nevi bilmek nedir bilmiyorlardı- Lucida'da ise durum farklıydı, tıpkı Mantis'lerin neredeyse ışık hızında yumruk atabilmesi gibi. Dakikada elli kez. Akvaryum camını kırabilir ve bunu yapmaktan da çekinmezler, herhangi bir sebep olmaksızın, sadece cam orada ve kırılabilir olduğu için. Bu nedenle yalnız olurlar çoğunlukla. Yanına biri konulduğunda ise çatışma kaçınılmazdır.

            Lucida yumruk kullanmasa da benzer bir reflekslere sahip; biri çok yaklaşınca -sadece fiziksel olarak değil, konuşarak da yaklaşılabiliyor bazen- içinde bir şey gerilip hazır hale geliyor. Ok fırlamadan önce yayı ısıtan sürtünme kuvveti gibi. Böyle anlarda ya çok şey söylüyor ya da hiçbir şey, sonuçta aynı kapıya çıkıyor.

§

            Naenia geldiğinde mutfaktaydı Lucida ve bardağın dibinde kalan çayı zorla da olsa bitirmeye çalışıyordu. Soğumuştu. Dökmesi gerekirdi aslında ama dökmek istemiyordu, çünkü dökmek bir tür yenilgi gibi geliyordu ona, bir bardağı doldurup bitirmemek... Bu ikircikli durum üzerine epey bir zaman harcadı o sabah.

            Kapısı her zamanki gibi açıktı. Gelenler zil çalmadan girebilsinler istiyordu, zil sesi 'bir şey'di çünkü ve onun böyle şeylere tahammülü yoktu. Kapı açık olabilir ama girilip girilmemesi artık diğerlerinin sorunuydu.

            "Neden hep açık bırakıyorsun kapıyı" diye sormuştu Naenia, ilk gelmeye başladığı zamanlarda.

            "Çünkü geliyorsun" diye yanıtlamıştı Lucida.

            "Geleceğimi nereden biliyorsun."

            "Bilmiyorum."

            Naenia gülmüştü o zaman, şimdi ise pek gülmüyordu.

            İçeri girdi, ayakkabılarını çıkardı, sonra neden çıkardığını düşündü, ardından vazgeçip tekrar giydi. Lucida bütün bunları gördü ama görmezden gelmekle yetindi, çünkü çayın dibindeydi hâlâ ve bu savaş hâlâ bir ihtimal kazanılabilirdi.

            Naenia bir sandalyeye oturdu. Katlanabilir metalden, biraz paslanmış bacaklarıyla standart bir mutfak sandalyesi. Lucida bardağı bıraktı lavaboya. Aralarında yaklaşık iki buçuk metre vardı şimdi ve bu onun için oldukça iyi bir mesafeydi; ne çok yakın ne de çok uzak, gerilmeden durulabilecek kurtarılmış bölge, sokak kedilerinin benimsediği o eşsiz mesafe. Yaklaşırsan kaçar,  uzaklaşırsan bu sefer yakınlaşır ama eğer tam iki buçuk metre mesafede durursan olduğu yerden sana bakar.

            "Sana bir şey söyleyeyim mi?" dedi Naenia.

            "Söylemezsen sevinirim"

            "Söyleyeceğim"

            "Biliyorum."

            Naenia söyledi. Uzun bir şeydi, birçok cümlesi vardı, bazı cümleler birbirine bağlıydı bazıları değildi, bir yerinde sesi biraz kırgındı -kırgın değil, hafif titrekti belki ya da ikisi birden- bir yerinde Lucida'ya baktı, baktı, baktı ve bakmaya devam ettikçe daha da çok baktı. Lucida dinledi. Dinlemek için kullanılan reseptörleri yerli yerinde olmasa da elinden geleni yaptı en azından.

            Naenia Lucida'nın orada olduğunu ama orada olmadığını düşünüyordu. Fiziksel olarak odadaydı, evet, ama başka bir yerdeydi aslında, sürekli böyleydi hatta; ona ulaşamadığını, ulaşamayacağını bildiğini ama bunun artık yorucu olduğunu söylüyordu. Gerçi yorucu demek yerine agotador demişti, çünkü Naenia sinirlenince kendi dilinde düşünür ve yorulmaya başladığında ise kelimeler karışmaya başlar.

            Lucida bir şey söylemedi. Ne söyleyecekti ki zaten? "Üzgünüm, on altı fotoreseptörüm var ve bu benim suçum değil" mi diyecekti? Komik olurdu -ya da daha kötüsü komik bile olmazdı- ikisi de mümkün.

            "Bir şey söyleyecek misin?" dedi Naenia.

            "Ne söylememi istersin?"

            "Bilmiyorum. Bir şey. Herhangi bir şey. Beni buraya bağlayacak bir şey."

            Lucida düşündü. Düşünmedi aslında, bekledi. Frekansları işledi. Işık değişiyordu odada, güneş bir santim kaymıştı camdan, gölgeler başka açılarla düşmeye başlamıştı. Büyük ihtimalle sadece o fark ediyordu gerçi.

            "Yarın da gel" dedi sonunda.

            Naenia ona baktı. Uzun uzun baktı. Lucida'nın yüzünde bir şey arıyordu sanki, bir şeyler biliyor gibiydi ama ne aradığı hakkında en ufak bir fikri bile yoktu sanki.

            "Tamam" dedi Naenia. "Yarın da gelirim"

            Naenia gitti. Ayakkabılarını tekrar giymek zorunda kalmadı, bu da onun küçük bir zaferiydi sanırım.

            "Yarın da açık bırakır mısın kapıyı?"

            Lucida bekledi. Bu bekleme tahayyül etmek için değil, bir şeyler üzerine düşünemezdi, sürekli dürtüsel şekilde tepki veriyordu zaten, bazen insanlara doğal gelsin diye özellikle bekliyordu. Işıklar her milisaniyede bir frekans kayması yaparken, birilerinin bunu işlemesi gerekiyordu önce.

            "Bırakırım" dedi sonunda.

            Naenia gitti. Lucida mutfağa döndü, bardağı aldı, çayın dibini döktü. Savaş kaybedilmişti ama en azından bu da bir şeydi.

            İçi su dolu bir camda tavus kuşu mavisi, zümrüt yeşili, parlak turuncu, bunların hepsi aynı anda ve hiçbirinin diğerini ezmediği bir düzen içinde. Camın önünde çocuklar durup dururken "Bak ne güzel!" diyor, "Evet öyle" diyor anneleri ve hiç kimse şunu sormuyor; acaba içerdekiler bizde ne görüyorlar?

            Bunu düşünmüştü bir keresinde. Akvaryumun önünde durmuş, mantis'e bakmış, mantis de ona bakmış, kesin olarak bakmıştı hem de, çünkü mantis karideslerinin gözleri kendilerinden bağımsız hareket eder, iki yöne de aynı anda bakabilirler, yani Lucida'ya bakarken başka şeylere de bakıyor olabilirdi muhtemelen, o an "Acaba ikimiz de aynı camın etrafında mıyız?" diye düşündü.

            Bilmiyordu. Hâlâ da bilmiyor.

            Ertesi gün Naenia tekrar geldi. Kapı yine açıktı. Girdi, bu sefer ayakkabılarını çıkarmadı, direkt oturdu. Lucida çay yapmıştı. İki bardak koydu masaya. Naenia aldı, içti, yüzünü buruşturdu.

            "Çok acı."

            "Evet."

            "Neden şeker koymadın."

            "..."

            Naenia bir şey söylemedi. İçmeye devam etti. Lucida da içti. Acıydı. Doğruydu.

            Aralarındaki mesafe yine iki buçuk metreydi. Masa ortadaydı. Masa iyi bir şeydi. Bir sınır çiziyordu, keskin değil ama vardı en azından.

            "Sana bir şey söyleyeceğim" dedi Naenia.

            "Evet?"

            "Seni sevmeyi sevemiyorum."

            Lucida bekledi. Frekansları işledi. Dışarıda ışık değişiyordu, bulutlar geçiyordu, gölgeler kaydı masanın üstünden. Naenia'nın yüzünde on altı katman vardı. Hiçbirinin adı yoktu.

            "Biliyorum" dedi Lucida.

            "Bu kadar mı diyeceğin?"

            "Ne dememi isterdin?"

            "Bilmiyorum. En azından bir şey, herhangi bir şey 'Ben de seni seviyorum' gibi ya da 'Özür dilerim' olabilir, hadi olmadı 'Değişeceğim' falan de."

            Lucida Naenia'ya uzun uzun baktı. Gözlerine değil, tam yüzüne, yüzünün tamamına hatta. Katman katman; ultraviyole, kızılötesi, polarize ışık, bunların hepsi. İnsanların gördüklerinin çok ötesine.

            "Ben de seni seviyorum" dedi. "Değişemeyeceğim için özür dilerim."

            Naenia güldü. Gerçekten güldü, acı bir şey değildi bu, sadece güldü.

            "En azından dürüstsün."

            "Başka -bir şey- nasıl mümkün olabilir ki?"

            Naenia o gün biraz daha kaldı. Çayı bitirdiler. Sonra Naenia kalktı, gitti. Kapıda durmadı bu sefer. Lucida da bakmadı arkasından. Bardakları topladı, yıkadı, kuruladı. Savaş bitmişti ama bu sefer herhangi bir galibi yok gibiydi.

            Dışarıda ışık değişiyor, akşam oluyor sanırım. Lucida bunu hepimizden önce hissedebiliyor, saniyede bir frekans kayması, çoğu kişinin fark etmediği türden bir şey.

            "Acaba mantis yalnız mıdır? Yoksa etrafındakiler mi aslında yalnız olan?" diye düşündü Lucida ya da düşünmüyordu, sadece bakıyordu bu gözünün önüne gelen -tavan- üzerindeki fikir öbeğine. Tavan artık -beyaz- değil.

            Kapı hâlâ açık.

            Yarın gelen olur mu bilmiyor.

            Ama kapı açık.

            Mevcut duruma uyum sağlamaya çalışmak yoruyor onu, sonra yine sabah oluyor ve Lucida camın önünde durup dışarı bakıyor, belki de dışarısı ona bakıyor. Kim bilir? Belki ikisi de aynı camın etrafındalardır.

            -Kim-bilebilir.

Comments


bottom of page